Haber Merkezi (01.03.2008)- Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon) Kadın Komisyonu Almanya'nın Frankfurt kentinde 16 Şubat ve 17 Şubat’ta gerçekleştirdiği ‘Merkezi Kadın Örgütlenme Konferansı’ sonuç bildirgesini yayınladı. Kadın komisyonumuzun konuya ilişkin yayınladığı bildirgenin tam metnini aşağıda bulabilirsiniz.
‘Merkezi Kadın Örgütlenme Konferansı’ Sonuç Bildirgesi
Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon) II. Kongresinde karar altına alınan ve uzun soluklu Avrupa çapında kadın çalışma programımızı oluşturmak amacıyla düzenlemiş olduğumuz ‘Merkezi Kadın Örgütlenme Konferansı’mız başarıyla tamamlanmıştır.
Saygı duruşu, açılış konuşması ve divan seçimi ile başlayan konferansımız, aşağıdaki gündemlerle ve mücadeleci bir zeminde gerçekleştirilmiştir.
Gündemler
1. Avrupa’da Kadının Durumu
2. Göçmen Kadının Durumu
3. Örgüt ve Örgütlenme Modelleri
4. Mücadele Perspektifleri ve Mücadele Talepleri
16-17 Şubat 2008 tarihlerinde 2 gün, 8 oturumla gerçekleştirilen Konferansımız, göçmen ve ezilen yerli kadınların sorunları ve mücadele taleplerini ortaya çıkarmak, ortak amaçlı hedefler doğrultusunda eylem ve örgütlenme modelleri geliştirmek ve ezilen cinsler arasındaki yabancılaşmayı ortadan kaldırarak enternasyonal karakterli güçlü, değiştirici ve sonuç alıcı bir kadın hareketinin oluşturulması amacıyla yaptığımız tartışmalar aşağıdaki sonuçlara ulaşmıştır.
1. “Özgürlükler kıtası” olarak tanımlanan Avrupa ülkelerinde, sanılanın aksine emekçi kadınlar tüm diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi çifte baskı ve sömürü altındadır. Avrupa nüfusunun yüzde 52. 6’sını oluşturan kadınlar, politik yönetim mekanizmalarında Avrupa genelinde yüzde 23.5’i oluşturmaktadırlar. Çoğunluğu burjuva ve orta burjuva sınıfa ait olan bu kadınlar, istisnalar dışında genellikle geleneksel kadın rollerine uygun alanlarda görevlendirilmekte ve burjuva parlamentolarının vitrinlerini süslemektedirler.
Politik alanlarda ve örgütlenme alanlarında erkeklerin gerisinde yer alan kadınlar, siyasette daha çok lojistik destek unsuru olarak değer bulmaktadırlar. Politika yapmayı erkek işi olarak gören anlayışların bir sonucu olan bu durum, ülkemizdeki kadar olmasa da Avrupa topraklarında da yaygındır. Bu nedenle, siyasi parti, sendika, dernek vb. kurumlarda kadınlar sınırlı sayıda yer almakta ve bu durum birçok kadın ve erkek tarafından doğal karşılanmakta ve sorgulanmamaktadır.
Kısacası kadınların, tüm burjuva – kapitalist ülkelerde olduğu gibi Avrupa ülkelerinde de siyasal ve örgütsel hakları kâğıt üzerindeki haklar olarak kalmaya devam etmektedir.
2. Çalışma yaşamına katılan kadınlar, tüm kadınların yüzde 57,1’ini oluşturmaktadırlar. Her geçen gün çalışma yaşamında sayıları artan bu kadınların yüzde 81,9’u hizmetler sektöründe yer alırken part-time çalışanların ise yüzde 80’ini oluşturmaktadırlar. Avrupa’nın en yoksul kesimini oluşturan emekçi kadınlar, erkeklerle benzer ağırlıkta, benzer düzeyde iş yapıyor olmalarına rağmen, % 15 ile 30 arasında değişen rakamlarda düşük maaş almaktadırlar. Aynı işi yapan kadın ve erkekler aynı ücreti alamadıkları gibi, işten ilk çıkarılanlarda yine kadınlar olmaktadır. Aldıkları yüksek eğitime rağmen kadınlar, iş bulma ve kariyer yükseltmede daha yoğun bir eşitsizlik yaşamaktadırlar. Çoğunlukla emek yoğunluklu, niteliksiz, vasıfsız ve düşük ücretli (Fabrikalardan eve alınan işlerde, temizlik işlerinde, çocuk, yaşlı ve hasta bakımında, vb.) işlerde çalıştırılırlar.
3. Avrupa ülkelerinde üniversite mezunlarının yüzde 59’unu kadınlar oluşturmaktadır. Ancak, daha orta öğrenim düzeyinde iken çeşitli mesleklere yönlendirilen öğrenciler arasında kadınlar esas olarak “kadın işleri” olarak tanımlanan mesleklere yönlendirilmektedirler. Bu nedenle eğitimde fırsat eşitliğine sahip olamayan genç kadınlar, mezun olduklarında –ki uzmanlık gerektiren meslekleri olsa bile- iş bulmakta erkekler kadar “şanslı” olamamaktadırlar. Mesleki eğitimde de eşitsizlik yaşayan kadınlar, ağırlıklı olarak hizmet sektörlerindeki işler için eğitilmektedirler.
4. Aile içi işbölümünde sınıflı toplumun hüküm sürdüğü tüm ülkelerde olduğu gibi Avrupa ülkelerinde de aile içindeki iktidar gücü hala erkeklerdedir, son söz erkeklerindir. Avrupa burjuvazisi, kendinden önceki sınıflı toplumlardan devraldığı aile biçiminde kuşkusuz bazı değişiklikler yapmıştır. Ancak, aile içindeki ilişkiler sistemini korumuştur. Aile içi sorumluluk paylaşımında çocuk bakımı esas olarak kadına bırakılmaktadır. Son yıllarda neo-liberal saldırılarla birlikte sosyal yardımlarda yaşanan tırpanlamanın bir sonucu olarak yaşlıların, sakatların ve hastaların sorumluluğu da yine emekçi kadınların omuzlarına bırakılmıştır.
5. Dilde, kültürde, deyimlerde ve ahlaki normlarda, burjuva erkek egemen değer yargıları yaşamın her alanında, baskın kültür olmaya devam etmektedir. Çok açık ve kaba bir biçimde ifade edilmese de kadına; cinsel bir meta ve aşağı bir cins olarak değer biçilmekte ve bu durum, kadınlar tarafından yeterince sorgulanmamaktadır.
6. Reklâm panolarının ve medya araçlarının konu mankenleri haline gelen, internetten VCD’ye, sinemadan gazetelere kadar her araçta sınır tanımaz bir şekilde kullanılan kadın cinselliği, kadının metalaştırılmasında ve bunun toplumsal bir kültür haline gelmesinde önemli bir rol oynamış ve bu durum fuhuş sektörlerinin de palazlanmasının yolunu açmıştır. Fuhuş sektörü başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde dev bir sektör haline gelmiş, özellikle son yıllarda milyonlarca kadın ve çocuk (Avrupa genelinde 2 milyonu 15 ile 18 yaşları arasında bulunan toplam 4 milyon kadın) alınıp satılan bir meta haline gelmiştir.
7. Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa topraklarında da kadına yönelik şiddet, ailede, toplumda, işyerinde, devlet kurumlarında, okulda, sokakta, medyada, kültürel ve sosyal yaşamın hemen her alanında artarak devam etmektedir. Kadına yönelik şiddetin ciddi boyutlara ulaştığı Avrupa ülkelerinde, kadın cinayetlerinin büyük oranda arttığı ve kurbanların yüzde 70’inin kadınların erkek partnerleri tarafından öldürüldükleri istatistiklere yansımaktadır. Tehlikeli bir tırmanış içerisinde olan şiddet, Avrupa emperyalistlerinin birliği olan Avrupa Konseyi raporlarında da itiraf edilmektedir. Raporlarda “Avrupa ülkelerindeki 16-44 yaş grubu arası kadınların ölüm ve sakatlanmalarının ana sebebi aile içi şiddet. Bu oran, kanser yada trafik kazalarındaki ölüm ve sakatlanma oranından çok daha fazla” olduğu belirtilmektedir.
Kadını bir ticaret nesnesi, kullanım aracı, cinsel bir obje ve tüketici bir varlık olarak gören, ucuz işgücü olarak piyasaya süren kapitalizmin yarattığı kölelik değerlerinin bir sonucu olarak yaşanan kadına yönelik şiddetin sorgulandığı her yerde, kapitalizm de sorgulanmak zorundadır.
8. Kadınlar başta olmak üzere ezilen sınıfa ait tüm kesimler, 90’lı yıllardan itibaren hukuksal alanda da ciddi hak kayıpları yaşamaktadırlar. Ekonomiden politikaya, çalışma yaşamından örgütlenme haklarına, eğitimden sağlığa, dolaşım hakkından gösteri haklarına kadar pek çok alanda “anti-terör yasaları”, “güvenlik yasaları” adı altında çıkarılan anti-demokratik yasalar eşliğinde yaşanan hak kayıpları her zaman olduğu gibi daha çok kadını etkilemektedir. Ücretsiz sağlık yada eğitim bir yurttaşlık hakkı olmaktan çıkarılmaya çalışılırken, kürtaj hakkı da her geçen yıl daha sınırlı hale getirilmektedir. Şiddet mağduru kadınlar için hukuki çözüm yolu ise adeta kadınları cezalandırıcı özelliktedir. Şiddet mağdurlarının başvurularının yeterince ciddiye alınmaması bir yana, verilen cezalarda şiddeti uygulayanları caydırıcı özellikte değildir. Yaygınlıkla verilen cezalardan biri, şiddeti uygulayan kişinin kadının yaşadığı eve en fazla 500 metre yaklaşabilmesidir. Bu ceza aslında bir anlamda kadına 500 metrelik dolaşım serbestisi tanıyan özelliktedir.
9. Cinsel, ulusal ve sınıfsal baskı ve sömürüyü çok yönlü olarak yaşayan göçmen emekçi kadınlar, toplumsal yaşamın tamamında erkeklerle olduğu gibi, göçmenlik koşullarında yerli kadınlarla da eşit değillerdir.
Seçme ve seçilme hakları olmayan, en ağır işlerde çalıştırılan, en sağlıksız evlerde yaşayan, iş yerinde, sokakta, okulda horlanan, ayrımcılığa uğrayan göçmenler, sistemdeki tüm kötülüklerin de sorumlusu tutulmaktadırlar.
10. Çalışma yaşamında belli sektörlere sıkıştırılan göçmen emekçi kadınlar, ağırlıklı olarak ev hizmetlerinde, bakıcılık, temizlik, alışveriş merkezleri, sekreterlik, tarım işçiliği vb. gibi hizmet sektöründe, inisiyatif geliştirmeyen, beden gücüne dayanan en ağır, sağlıksız işlerde, sigortasız, sosyal güvencesiz ve ucuz iş gücü olarak çalıştırılırlar. Aynı zamanda işten ilk çıkarılan, en kötü muamelelere tabi tutulan göçmen kadınlar, iş bulmakta da ciddi sorunlar ve ayrımcılıklarla karşılaşmaktadırlar. Kreş hakkı ise neredeyse yok gibidir.
11. Göçmen kadınlar; çalışma yaşamında olduğu gibi eğitimde de fırsat eşitliğine sahip değillerdir. Esas olarak yönlendirildikleri okullar, uzmanlık gerekmeyen meslek okullarıdır. Ayrıca kendi ülkelerinde edindikleri mesleklerini icra etme şansları yoktur. Diplomaları geçersiz veya daha alt seviyede kabul görmektedir.
12. Tüm Avrupa ülkelerinde göçmen kadınların oturum hakkı eşin, yani erkeğin oturumuna tabidir. Bu durum, kadınları en vahşi koşullara dahi katlanmak zorunda bırakır.
13. İki kültür arasında kalmışlığın en büyük sorunlarını yine göçmen kadınlar, özelliklede genç kadınlar yaşamaktadırlar. Gericilik üreten gelenekler ve değerler ortamında sayısız yasaklarla kuşatılan genç kadınlar, yoz kapitalist kültürün sonuçlarından korunması adına ya küçük yaşlarda evlendirilmekte ya da eve hapsedilmektedirler.
14. Şiddeti en yoğun biçimiyle yaşayanlar yine göçmen kadınlar olur. İki kültür arasında kalmışlık aile içi şiddeti arttırdığı gibi “namus” cinayetlerine de yol açmaktadır.
Kapitalizmin, hangi ülke veya coğrafyada olursa olsun bir ticaret sektörü haline getirdiği fuhuş sektörünün ilk kurbanları da yine göçmen kadınlardır. Yeni bir yaşam umuduyla, doğup büyüdükleri coğrafyaları terk etmek zorunda bırakılan bu kadınlar, geldikleri ilk andan itibaren gerek dil bariyerleri ve gerekse koşullara yabancılıkları, ekonomik yaşam zorlukları ve yalnızlıkları nedeniyle kendilerini getiren şebekelerin seks köleleri haline gelmektedirler. Dolayısıyla pek çoğu borçlandırılarak getirilen bu kadınlar, fuhuş sektörünün el attığı ilk kurbanlar olmaktadırlar. Zorla fuhuş sektöründe çalıştırılan bu kadınların pasaportlarına insan tacirleri tarafından el konularak kaçmaları önlenmekte, kimi durumlarda ücret bile ödenmeyerek, seks kölesi olarak kullanılmaktadırlar.
15. Irkçılık ve ayrımcılıkla karşılaşan, dil bariyerleri ve demokrasi bilinçlerindeki zayıflıklar, geri feodal kültürel şekillenilmişliğin verdiği alışkanlıklar ve değerler, göçmen kadınların örgütsüzlük durumları ile de birleşmekte ve modern “hapishanelerinde” yalnızlaşmaktadırlar. Toplumsal yaşamdaki üretimsizlikleri, dedikodu kültürünü üretmekte ve kadınlar bu yolla birbirlerinin gelişimi önünde de bir tıkaç rolü oynamaktadırlar.
Sonuç olarak; göçmen kadınlar bakımından Avrupa ülkeleri, baskı ve sömürünün farklı boyutlarda, farklı biçimler altında devam etmesinden başka bir anlam ifade etmemektedir.
16. Avrupa kadın hareketinin durumunu da tartışan Konferansımız, şu noktaların altını çizmiştir. Bütün kapitalist ülkelerde olduğu gibi özel mülkiyet kültürünün derin izlerini taşıyan Avrupa insanının kolektif yaşam, kolektif paylaşım, kolektif sorumluluk, kolektif refleks oluşturma bilinci zayıftır. Öncelikli olan bireyin kendine ait sorumluluğu ve ihtiyaçlarıdır. Esas olarak kendisine dönük yaşayan, kimseyle dayanışmayı öncelikli bulmadığı gibi kendisi ile dayanışmasını da beklemeyen Avrupa toplumunun bu kültürü, politik, örgütsel, sosyal yaşamın bütün ayrıntılarına kadar sinmektedir. Bu nedenle, örgütsel olarak sayıları binlerle ifade edilen kadın kurumlarının veya örgütlenmelerinin varlığına rağmen -ki birçoğu aynı konularda çalışmaktadır- tarihsel mücadele geçmişinden farklı olarak bugün, ortak talepler etrafında uzun erimli, mücadeleci, değiştirici bir kavgayı örebilme gücünden yoksundurlar.
Spor faaliyetlerinden sağlık hizmetlerine, hukuksal danışmanlık hizmetlerinden teknik hizmetlere, ev emeğinin ücretlendirilmesinden çalışma yaşamındaki ücret eşitsizliklerine, eğitimden kültürel faaliyetlere, kadına yönelik şiddetten ayrımcılığa karşı mücadeleye, savaş karşıtlığından neoliberal yıkıntılara karşı mücadeleye kadar pek çok alanda yerel, ulusal ve uluslararası kadın örgütlenmelerine sahip olan Avrupa kadın hareketi, kamuoyunda etkin, değiştirici, birleşik ve ses getirici bir kitlesel kadın hareketi olmaktan uzaktır. Var olan hareket örgütsüz, dağınık, parçalı ve etkisizdir. Az sayıda sistemi sorgulayan kadın örgütlerinin varlığına rağmen, ağırlıklı çoğunluk politik refleksleri zayıf, değişim ufku sınırlı, sistem içi çözümlerle kendisini sınırlamış kadın örgütlerinden oluşmaktadır.
Türk ve Kürt toplumuna ait kurumlar ise 20-25 yıllık tarihlerine rağmen ciddi bir kadın örgütlenmesine sahip değillerdir. Politik örgütlenmelerin kadın çalışmaları ise esas olarak 8 Martlarla sınırlı kalmıştır. Son birkaç yıl içerisinde bu noktada kısmi bir canlanma olduğu ve bu noktada en belirgin örgütlenmenin ise Kürt kadın örgütlenmelerinde yaşandığı fikrine ulaşılmıştır. Ancak bu örgütlenmelerin kadının kadın olmaktan, göçmen olmaktan ve ezilen sınıfın üyeleri olmaktan kaynaklı sorunlarını yerelleştiren ve alternatif yerel politikalar üzerinden kendi bağlaşıkları ile birleşik mücadeleyi örgütlemekten uzak oldukları, bu nedenle, örgütlenme alanında gerek politikalar düzeyinde ve gerekse de pratik hattın örülmesinde hala boşluklar yaşandığı sonucunda birleşmiştir.
Konferansımız, bu boşlukları dolduracak üçlü göreve sahip göçmen olmaktan kaynaklı sorunları bulundukları ülkelerdeki sorunlarla birleştiren ve yürüttükleri mücadeleyi Türkiye ve Kuzey Kürdistan topraklarındaki gelişmelere paralel kılan bir kadın örgütlenmesi ve politikasına sahip olmak gerektiği sunucuna ulaşmıştır.
17. Mücadele perspektifleri üzerine yapılan tartışmalarda Konferansımız, giderek daha fazla ortaklaşan sorunlar karşısında yerlisi göçmeniyle ezilenlerin birleşik bir güç olarak kendini ortaya koymaya olan ihtiyacın altını çizerek şu noktalarda ortaklıklar yakalamıştır.
a) Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet esasına dayanan kapitalist sistem, emekçi kadın için çifte ezilmişlik anlamına gelmektedir. Bu nedenle Konferansımız, özel mülkiyet dünyasına ve onun üretimini ve gelişimini sağlayan, içgüdülerimize kadar sindirilmiş ekonomik, kültürel, sosyal, ahlaki, hukuki tüm araçlara, aygıtlara ve değer yargılarına karşı mücadele etmeyi, emekçi kadın hareketinin birincil görevi olarak değerlendirmiştir.
b) Konferansımız, gelişmiş kapitalist-emperyalist karaktere sahip Avrupa ülkelerinde verilecek her mücadelenin, kapitalizmin mezar kazıyıcısı olacak tek sınıf olan işçi sınıfının ideolojisi ve onun iktidar modeli olan sosyalizm talebi ile birleşmek durumunda olduğu fikrine ulaşmıştır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ortadan kaldıracak, kadını ev, çocuk ve koca bakımına zincirleyen cinsel işbölümünü ortadan kaldırarak emek üretiminin yeniden toplumsallaştırılmasını sağlayan, sadece yasalarda değil, toplumsal yaşamın bütün ayrıntılarında bulunan ve kadını modern köleler haline getiren tüm anlayışları ve mekanizmaları ortadan kaldırarak sınıfsız topluma götürecek olan sosyalizm için mücadelenin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunun altını çizmiştir. Bu nedenle emekçi kadınların, sosyalist çözüm perspektifinden hareketle sorunlara müdahale etmeleri ve bu mücadelenin temel bileşeni haline gelmelerinin zorunluluğuna işaret etmiştir.
c) Emekçi kadınların, sorunların tam ve kesin çözüm yolu olan sosyalizm için mücadelenin yanı sıra kadınların ivedi sorunlarının çözümü için, yani reformlar için mücadele edilmesi gerektiğini savunan Konferansımız; Avrupa burjuvazisinin, neo-liberal politikalarla gasp ettiği ve yeni gasp planları çıkardığı bugün, sosyal haklar için, reformlar için mücadele görevinin fazlası ile arttığı sonucuna ulaşmıştır. Sorunları devrimlere havale etmeyen Konferansımız, kadının ivedi ve bugünden çözülebilir talepleri için en geniş kadın yığınlarını birleştiren demokratik kadın hareketinin oluşturulmasını, kadın çalışmalarının zorunlu görevleri arasında görmüştür.
d) İşçi ve emekçi kadınların her ülkede olduğu gibi, Avrupa’da da sorunlarının, istemlerinin ve tepkilerinin giderek daha fazla ortaklaşmakta olduğunu saptayan Konferansımız, anti-emperyalist karakterde emekçi kadın hareketinin enternasyonal dayanışmasını örmeyi zorunlu bir görev olarak önüne koymuştur.
e) İşçi ve emekçi kadınların, sürdürdükleri eşitlik ve özgürlük mücadelesine, ait olduğu sınıfın erkeklerini de katmak zorunda olduğu anlayışını benimseyen Konferansımız, her iki cins açısından gerçek anlamda özgürlüğün, tam toplumsal hak eşitliği ile mümkün olabileceğinin altını çizmiştir.
Ezilen cins var olduğu sürece ezen cinsinde özgürleşemeyeceğinin altını çizen Konferansımız, kadın sorununun aynı zamanda bir "erkek" sorunu olduğu fikrinde ortaklaşmış, yeni insanın yaratılması sorununu bir mücadele sorunu olarak değerlendirmiştir. İşçi ve emekçi kadınların, yaratılan toplumsal cinsiyet kültürünü reddetmesi, değişimi önce kendinde başlatması gerektiğinin altını çizen Konferansımız, erkek sınıf kardeşlerine de “Sistemin size sunduğu ayrıcalıklı konumu reddederek kadınların özgürlük kavgasını sahiplenin! Yaşamın bütün alanlarında bulunan tarihsel eşitsizliklerin farkında olarak kadınlarla ilişkilerinizde pozitif ayrımcı olun!” çağrısını yapmıştır.
Sonuç olarak; kadın sorununu, yarı yarıya erkeklerin de sorunu haline getirmenin, işçi ve emekçi kadın ve erkeklerin birleşik mücadelesini örgütlemekle mümkün olacağını ve her iki cinsin özgürlük kavgasının özel mülkiyet sistemine karşı mücadelede ortaklaştığını belirten Konferansımız; bu noktadaki sınıfı bölen anlayışlara karşı mücadeleci olmayı emekçi kadın hareketinin zorunlu görevleri arasında saymıştır.
f) Emekçi kadın hareketinin mücadele biçimlerini de ele alan Konferansımız; mücadele yürütülecek konunun içeriğine ve kapsamına göre kısa, orta ve uzun vadeli planlar çıkarmanın ve uzun erimli bir kavganın örgütlenmesi bakımından çalışmaların sürekliliğini sağlamanın önem taşıdığının altını çizmiş ve bugünün ihtiyaçları bakımından şunları saptamaları yapmıştır.
Emekçi kadın hareketi; protesto eylemlerinden, propaganda faaliyetlerine, eğitim çalışmalarından somut sonuç almayı hedefleyen kampanyalara kadar pek çok mücadele biçim ve araçlarına sahiptir. Ancak bugünün ihtiyaçları bakımından; emekçi kadınların mücadeleye ilgisizliklerine, mücadeleye karşı umutsuzluk, inançsızlık beslemelerine neden olan protestocukla yetinen çalışma tarzı özellikle aşılması gereken güncel ve öncelikli görevlerimiz arasındadır. Kadın hareketinin canlanması, değişim umudunu güçlendirmesi ve kız kardeşlerimizin büyük mücadeleler sonucu bugüne kazandırmış oldukları haklarımızın parça parça elimizden alınmasına karşı, yerlisi göçmeniyle emekçi kadınların birleşik ve güçlü bir barikat oluşturma ihtiyacı oldukça önemli bir yere sahiptir.
Sonuç olarak Konferansımız; gerek kazanılmış haklarımıza yönelik saldırılara karşı koymak, gerek kağıt üzerinde bırakılan haklarımıza sahip çıkmak ve gerekse de bugünden gerçekleştirilmesi mümkün olan yeni taleplerimiz için mücadele yürütmek, örgütlü bir güç olarak toplumsal yaşamda söz, yetki ve karar sahibi olabilmek bakımından kazanıma kilitlenmiş mücadele biçim ve araçları ile sokağı ve kavgayı örgütlemenin oldukça önemli bir yere sahip olduğu sonucuna ulaşmıştır.
g) Kadın sorunlarını, salt cinsiyet ezilmişliği ile sınırlı tutmayan, ekonomik-sosyal-siyasal tüm sınıf çelişkileri ile birlikte ele alan emekçi kadın hareketinin bir parçası olarak kendini tanımlayan Konferansımız; emek hareketinin tüm gündemlerini kendi gündemleri olarak sahiplenmeyi önüne koymuştur. Göçmen emekçi kadınların, sınıf kimliğinin yanı sıra genel olarak göçmenlik sorunun bir parçası olmaları, kendine has özgünlüklere sahip kadınlık sorunlarının varlığı nedeniyle üçlü mücadele görevle karşı karşıya olduğunun altını çizen Konferansımız; bu görevler şöyle somutlandı;
Göçmen emekçi kadınlar; yürütülecekleri demokratik veya sosyalist karakterli mücadeleleri, ilgili ülkenin politik mücadelesinin bir bileşeni ama aynı zamanda ait olduğu sınıf hareketinin bir parçası olma perspektifiyle örgütlemelidir.
Göçmen kadınların, ayrı örgütlenmeleri olsa bile ilgili ülkenin ihtiyaçlarına, koşullarına göre belirleyecekleri mücadele araç ve yöntemleri ile süreçlerin aktif bileşenleri olmalıdırlar. Göçmenlikten kaynaklı ek talep ve sorunlarının olması, yerli kadın hareketinden ve politik hareketlerden ayrı olmasını gerektirmemeli aksine göçmenlikten kaynaklı sorunların çözümünü, yerli işçi ve emekçilerin sorunlarının çözümü ile ortaklaştırmalıdırlar. Yine göçmen kadınların, genel göçmen hakları mücadelesinin bir bileşeni olmayı başarmak zorunda olduğunun da altını çizen Konferansımız; göçmen emekçi kadın çalışmasının, bu özgünlükleri temel alarak görevlerini yerine getirmesi gerektiği fikrinde buluşmuştur.
h) Kadın mücadelesine ve çalışmalarına ilişkin yaşanmakta olan duyarsızlıklara karşı mücadele görevi ile de karşı karşıya olduğumuzun altını önemle çizen Konferansımız; duyarsızlıkların gerisinde yatan gerçeğin, beyinlerde hüküm sürmeye devam eden erkek egemen burjuva ideolojisi olduğu, sürdürülecek mücadelenin ise ideolojik bir mücadele olduğunun altını çizmiştir. Konferansımız; başta sosyalist kadın ve erkekler olmak üzere tüm emekçi kadınları, yaşanan duyarsızlıklar karşısında barikat olmaya çağırmıştır.
18. Konferansımız; Konferans tartışmalarını, belgelerini ve Konferansta çıkan eğilimleri bir rapor haline getirerek AvEG-Kon III. Kongresine sunması görevini AvEG-Kon Kadın Komisyonuna vermiş ve Konferansımıza sunulan ve yerellerde tartıştırılan tüm tebliğlerin ve çalışmaların belgelerini broşür olarak çıkarmayı karar altına almıştır.
Konferansımız; kadın haklarındaki her gelişmenin tarihinde, önemli bedellerin ve mücadelelerin bulunduğu gerçeğinden hareketle, tüm kadınları; kazanılmış haklarına sahip çıkmaya, eşitlik, kardeşlik ve özgürlük mücadelesini büyütmeye çağırır.
Konferansımız; kadınları bulundukları her alanda, (okulda, işte, semtte, sendika, dernek ve siyasal örgütlerde) kadın örgütlülükleri oluşturmaya, oluşturulan kadın örgütlülüklerini güçlendirmeye çağırır.
Konferansımız; Türkiye, Kürdistan ve Avrupa’daki Kürt halkı ve kurumlarını, temsilcilerini faşist namluların hedefi haline getiren, halklar arası savaş kışkırtıcılığı yapan Türk devleti ve medyasını şiddetle protesto eder, Kürt halkının ve kadınlarının sürdürdükleri mücadele ve başkaldırıyı meşru, zorunlu ve onurlu bir başkaldırı olarak tanımlar ve selamlar.
Konferansımız; Kürdistan coğrafyasında yaşanan imha saldırılarının son bulmasını, sınır ötesi operasyonların durdurulmasını ve Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerinin kabul edilmesini ister ve bunun için verilen/verilecek olan tüm mücadelelere, her ulustan işçi - emekçi kadın ve erkekleri dayanışmaya ve mücadeleyi büyütmeye çağırır.
Konferansımız; Almanya’nın Ludwigshafen ve Aldingen kentlerinde yaşanan şaibeli yangında diri diri yanan ve evlerini kaybeden göçmen ve göçmen yakınlarının acılarını paylaşır, konunun takipçisi olacağını ilan eder.
Konferansımız; NOKIA işçilerinin işten atılmalara karşı verdiği direnişi ve Kamu emekçilerinin ücret artışı için verdiği mücadeleyi selamlar ve yanlarında olduğunu ilan eder.
Konferansımız; Belçika’da kadınlarında içinde olduğu kâğıtsızlar eylemini ve açlık grevi direnişini selamlar, yanlarında olduğunu ilan eder.
Güçlenerek çıktığımız Konferansımızın, tartışma sonuçlarını yerli ve göçmen emekçi kadınlarımızın bilgisine sunmanın sevincini tüm kadınlarımız ve dostlarımızla paylaşır, mücadelelerinde başarılar dileriz.
AvEG-Kon
Kadın Komisyonu
16 – 17 Şubat 2008, Frankfurt
Açıklamayı PDF formatıyla indirmek için tıklayınız
Mücadele Talepleri'ni PDF formatıyla indirmek için tıklayınız
|