AvEG-Kon Logo
 
 

 

Göçmenlik suç değil!

 

2002 yılında Lizbon’da yapılan AB zirvesinde alınan kararlardan birini, göçlerin durdurulması için Avrupa çapında alınacak önlemler oluşturuyordu. Tüm AB ülkelerinde göçleri önleyecek sert önlemler almak, göç konusunda politikalarda ortaklaşmak, göçleri daha Avrupa sınırlarına dayanmadan önlemek, sınırdışı edilecekler için sınırdışı kampları (cezaevleri) oluşturmak bu kararların başlıcalarıydı.
AB’nin tüm zirvelerinde bu politikalar kontrol edildi, alınan mesafe ölçüldü ve kararların ivedilikle uygulanması konusunda yeni kararlar alındı. İşte bu kararların sonuçları Avrupa Parlamentosu’nun 300 sayfayı bulan raporuna yansıdı: Sınırdışı cezaevlerinde 30 binin üzerinde göçmen var.

Kim bunlar? Suçları ne?

30 bin göçmenin tek suçu, sermayeye sormadan seyahat ve yerleşme hakkını kullanmış olmaları. Emperyalist burjuvazi, sermaye için tüm sınırların kaldırılması anlamına gelen neoliberalizm (yeni serbestlik) tüm insanlığın kurtuluşu olarak sunarken, konu işgücüne, yani emeğe geldiğinde ise, ancak kendisinin ihtiyacı olduğu kadarına izin veriyor. Kendi bilgisinin dışında seyahat ve yerleşme hakkını kullanmak isteyen emeğe karşı anti terör yasaları, ayrımcılık, dışlanma, ırkçı ve faşist saldırganlık, sınırdışı cezaevleri devreye giriyor.

Genci ve yaşlısıyla, adını, erkeği ve çocuklarıyla 30 bin insan!... Çocuklarının “suçumuz ne?” sorularına cevap veremeyen 30 bin insan!... Bin bir umutla geldikleri Avrupa kapılarında, Avrupa demokrasisi onlara cezaevlerini reva görmüş. Çocukları bu cezaevlerinde doğmuş, çocukluk yıllarını bu cezaevlerinde geçirmiş.

Elbette ki göçmenlik bu 30 bin kişiden ibaret değil. Bunlar sadece bir kısmı; “Avrupa demokrasileri”nde kendilerine yer verilmediği için sınırdışı edilinceye dek cezaevi yaşantısı reva görülenler. Kendi başlarına seyahat ve yerleşme hakkını kullanmalarının karşılığını cezaevlerinde yatarak ödeyenler.

Sınırdışı kamplarında tutulan 30 bin göçmeni, sayıları onbinlerle ifade edilen, kaçak yaşayan göçmenler veya Fransa ve Belçika’da tanındıkları biçimiyle “kağıtsızlar” izliyor. Belçika’daki açlık grevi ve Fransa’daki gösterilerle bu günlerde yine gündeme olan, yaptıkları eylemlerle özel bir hareketin var olmasını getiren kağıtsızlar… Devletlerin rakamlarına göre ortalama 5-7 yıldır bulundukları ülkelerde “kaçak” yaşamak zorunda kalmış, kendileri gibi çocukları da kaçaklığı daha doğar doğmaz öğrenen, kaçak yaşadıkları için normal haklarından, eğitim dahil temel haklardan yararlanamayan, Avrupa çapında sayıları yüzbinleri bulan insan topluluğu. Kaçak yaşadıkları için haklarını dahi arayamayan kağıtsızlar, başak çareleri olmadığı için eyleme durarak kağıtsızlar hareketinin oluşmasını sağlıyorlar.

Göçmenliğin üçüncü önemli bölümünü de, oturum başvurularına yıllardır cevap alamamış halde bekleyenler oluşturuyor. Birçok ülkede sayıları yüzbinlerle ifade edilen bu göçmen kesimin ülkelerde kalış süreleri ise 5 ila 10 yıl arası değişiyor. Sürekli ‘ne olacak’, ‘ne zaman geri gönderileceğim’ stresi altında, kendileri ve çocukları için hiçbir gelecek planını yapamayan, bu nedenle yaşadıkları yetmiyormuş gibi bir de ayrımcılık, ırkçılık saldırılarını maruz kalan bu kesim, ‘sınırdışı edilirim’ korkusuyla mücadele içinde de yer almaktan kaçınıyor.

Ve eğer şansınız yaver gitmişse, bu üç kesim içinde yer almayanlar. Onlar, yani göç gittikleri ülkelerde oturum izni alanlar. Ama sorunlar onlar da peşini bırakmıyor. Ucuz işgücü olarak kullanılma, sosyal ve siyasal haklardan mahrumiyet, aşağılanma, dışlanma, ayrımcılık, ırkçılık yaşamlarının sıradan birer parçası.

Aslında göçmenlikle ilgili tüm bu veriler, AB demokrasinin de gerçek yüzünü gösteriyor. Tüm emperyalist sistemde olduğu gibi AB emperyalistlerinde de demokrasi, sadece ve sadece sermaye için, burjuvazi için var. Sorun emeğe, işçilere ve göçmenlere gelince burjuva diktatörlüğü, bütün hünerleri göstermeye başlıyor.
Sınırdışı cezaevleriyle ilgili Avrupa Parlamentosu raporu, Almanya’da göçmen gençliğe yönelik yürütülen ırkçı kampanya, Belçika’daki kağıtsızların açlık grevi, Fransa’daki kağıtsıların eylemleri, Almanya’da yakılan göçmen evleri, Köln’de öldürülen 17 yaşındaki Faslı Yusuf ve daha niceleri, hem Avrupa demokrasisi gerçeğini hem de göçmenler olgusunu, ezilen göçmenleri tüm çıplaklığıyla bir kere daha karşımıza çıkarıyor.

Göçmenlik bir suç değil ve göçmenler de suçlu değil. Sermayenin ne kadar serbest dolaşım hakkı var ise emeğin de serbest seyahat etme ve yerleşme hakkı var. Seyahat etme ve yerleşme haklarını başka ülkelere giderek kullandıkları için “göçmen” adını alan, suçlu muamelesiyle karşı karşıya kalanlar, kendilerini bu duruma düşüren sisteme karşı mücadele içinde yer almayı bileceklerdir. Ezilen göçmenlerin Avrupa çapında bir araya gelişleri ve eylemleri, bunun en önemli göstergesi ve güvencesidir.

Bu yazı 09 Şubat 2008 tarihli Atılım Gazetesinin Avrupa Eki'nden alınmıştır.

Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon) Resmi Web Sitesi

E mail: info@aveg.org